
Uluslararası ilişkiler disiplinin tartıştığı konuların başında iç politika dış politika ilişkisi gelmektedir. Bu konudaki temel sorunsal iç politikaların dış politikaları belirlediği üzerinde düğümlenir. Bununla birlikte dış politikanın iç politikayı da belirlediği müstesna ülkelerden birisi Türkiye’dir. Soğuk Savaşın bitişi ile birlikte ontolojik olarak bir boşluğa düşen ve açmaya çalıştığı tüm kapıları çıkmaz olan Türkiye, tarihin çok daha hızlı aktığı 2000’li yıllar ile başlayan süreçte uluslararası siyasette giderek daha etkin ve kapasitesini arttıran bir aktör olarak tanımlanmaya başlamıştır. Çeşitli mahfillerde ifade ettiğimiz bir gerçeği burada da söylemekte beis yoktur ki, söz konusu durumun kabul edilmeyişi ideolojik bir tasallutun yansımasından başka bir şey değildir.
Stratejik Otonomi Nedir?
Peki Türkiye’nin küresel siyasette etkin bir dış politika izleyebilmesine imkan veren şey nedir? Kabaca devletlerin bağımlılıklarını gidermek ve en uygun seçeneği belirleyebilmek için dengeleme davranışı olarak tanımlayabileceğimiz stratejik otonomi, Türkiye’nin pozisyonunu açıklayan temel kavramlardan birisi olmuştur. Bir devletin stratejik otonomisinden bahsedebilmek için yapısal fırsatlar, siyasi aktörlerin arzusu ve yerel maddi kaynaklar gereklidir. Uluslararası sistemin değişim içinde olduğu ve ortaya çıkan güç boşluklarının varlığı yapısal fırsatlar hanesinde değerlendirilmesi gereken unsurdur. Ancak bu durum siyasi aktörlerin stratejik bir zihniyete sahip olmadığı ve uzun erimli planlar oluşturamadığı noktada hiçbir anlam ifade edemez. Tüm bunların yanında stratejik otonomi kavramının en temel dayanağını ise yerel maddi kaynaklar oluşturur ki, dengelemeye konu güç unsurlarının var olmadığı noktada siyasi aklın şevkinin ya da uluslararası fırsatların bolluğunun bir kıymeti harbiyesinden bahsetmek mümkün değildir.
Türkiye’nin Stratejik Otonomisi
Türkiye’nin dış politikası konusunda çalışan ya da fikir beyan edenlerin ekseriyetle kabul ettikleri düşünce, geleneksel olarak dış politikamızın batıcılık temelinde şekillendiğidir. AK Parti döneminde dış politikaya dair düzenli olarak eleştirilerin dayandığı yer bu düşünceden sapıldığı noktasında kendini gösterirken, Türkiye’nin genel olarak dış politikasında Batı’dan bir sapma olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bunun yanında bir değişimden bahsetmek de mümkündür. Türkiye dış politika yapıcılarının kendilerini ve dış politikanın temel yönünü oluşturan Batı’yı tanımlayışları değişmiştir: Batı’nın kurallarını koşulsuz kabul eden bir aktör olmaktansa, eşit ve dengeli bir yaklaşımın ilişkilerin temelini oluşturması gerektiğini ileri sürülmüştür. İşte tam da burada Türkiye’nin bu yaklaşımına temel teşkil eden unsurun stratejik otonomi olduğunu söyleyebiliriz.
Zira stratejik otonomi yaklaşımı ile Türkiye uluslararası siyasette kendisine dair çekişmeli alanları dengeleme başarısı göstermiş ve karşılaştığı krizleri atlatma beceresi sergilemiştir. Özellikle devletlerin bekaları için en temel gereksinimi olan güvenlik meselesinde yakalanan yerlileşme, bağımlılık ilişkisini azaltmanın yanında, Türkiye’nin uluslararası siyasette gücünü tahkim eden bir sonuca da yol açmıştır. Diğer yandan enerji nakil hatları ile coğrafi önemini göstermiş ve kendi ihtiyaçlarını karşılama konusunda etkili bir aktöre dönüşmüştür. Ticaret konusunda Batı ile olan tek taraflılığa alternatif olarak, geleneksel dış politikanın sırtını döndüğü alanları kazanç sahası olarak görerek çeşitlendirme yoluna gitmiş, bunun sosyal manadaki yansımasını ise kamu diplomasisi uygulamaları ile pekiştirmeye çalışmıştır. Tüm bunların nihayetinde Batı ile sorunlu alanlar ortaya çıktığında stratejik otonomisine yatırım yapması, etkin bir dış politika uygulayabilmesinin anahtarı olmuştur. Batı’nın dengelenmesi için bir yatırım olarak stratejik otonomi, Batı’ya karşı olarak geliştirilme amacı içinde olmadan, Türkiye’nin küresel siyasette daha etkin bir oyuncuya dönüşebilmesinin yolunu açmıştır.
Nitekim bugün için Türkiye’nin ABD’nin adım adım çekildiği Ortadoğu’daki boşluğunu başta Suriye olmak üzere dolduracak olması, Afrika kıtasında giriştiği arabuluculuk faaliyetleri ya da bölgede etkin olan devletlerin etkisini azaltan rekabetçi yaklaşımı, Ukrayna-Rusya savaşında tarafların çözüm için tanıdıkları taraf oluşu, ABD’nin güvenlik şemsiyesini kaldırmakla alenen tehdit ettiği AB’nin savunma ve güvenlik işbirliği konusunda sinyaller gönderdiği bir aktöre dönüşmesi, uluslararası örgütler nezdinde reform çağrılarına önderlik etmesi, özünde Türkiye’nin doğru bir yatırım mantığıyla stratejik otonomisini önemsemesine dayanmaktadır.